Ahmet Haşim -Bize Göre

Ahmet Haşim -Bize Göre »Ahmet Haşim -Bize Göre Eserden Seçmeler GARDEN BARDA KONUŞAN İKİ ADAM - Şu ışıklar içinde görünüp kaybolan kadınlara bak! Ne derilerindeki...

Ahmet Haşim -Bize Göre

Ahmet Haşim -Bize Göre

Eserden Seçmeler

GARDEN BARDA KONUŞAN İKİ ADAM

- Şu ışıklar içinde görünüp kaybolan kadınlara bak! Ne

derilerindeki beyazlık insan derisi beyazlığı ne gözlerindeki siyahlık insan gözü siyahlığı ne dudaklarındaki kızıllık insan dudağı kızıllığıdır. Tabiatın eserleri hiç de bu sahne yaratıkları kadar güzel değil! Kırmızı sarı yeşil siyah boyalar renksiz et*leri çipil gözleri soluk dudakları değişikliğe uğratarak harap uzviyetlerden birer gençlik ve güzellik mucizesi vücuda getir*miş. Kim diyor ki kadın şimdi eskisi gibi yüzünü sıkı örtüler altında saklamıyor? Ya boya örtüleri? Bunların altında hakiki çehreyi hiç görmek kabil mi? Boyalar olmasa bilmem kadın ne yapardı?


- Kadın ne yapardı bilmem... Fakat boyalar olmasa bil*mem ki göz nasıl boyanırdı?


LEYLEK

Senelerden beri leylek görmüyordum. Hatta bu kanatlı yaz seyyahlarının son senelerde İstanbul'a az rağbetleri her*kesin dikkatini çekmişti. Sonradan öğrendik ki Mısırlılar bil*mem ne sebepten dolayı bu saygı değer kuşları arsenikti yem*lerle öldürüyorlarmış.

Geçen gün sokakta gölgeleri mor ve keskin yapan bir Afrika güneşi aydınlığında yürürken birden damlar tarafın*dan gelen bir leylek gagası takırtısıyla durdum. Senelerden beri hasret kaldığı dost sese kavuşan kulağım âdeta mesut ağızların geniş tebessümüyle gerilmişti.



Leylek yaz mevsiminin kuşu değil bizzat yazdır. Kırmızı gagasının takırtısı ses hâline gelmiş bir sıcak temmuzdur. Bir baca üstünden ufka çizilen bir leylek şekli muhayyileye neler hatırlatmaz: Maviliği içi bayıltan sonsuz derin gökyüzü... Yeşil bir vadide gizlenmiş minareli küçük beyaz bir şehir... Ya*rasaların uçuştuğu kavak ağaçlarının hafif hafif sallandığı ye*şil bir akşam... Sıcak bir Asya gecesi: Damların yan duvarlarına dayanarak gizli gizli konuşan ve doğacak bakır bir ayı bekleyen siyah zülüflü kırmızı dudaklı altın ve mercan gerdanlıklı kadınlar...Alçak bir gece semasına serpilmiş büyük yıldızlar... Bütün bu yıldızların içinde bir leyleğin düşünen gagası...


Muhakkak leylek ressam ve şairi birtakım karışık ve mev*zun hayallere davet etmek üzere yaratılmış bir kuştur. İşte onun içindir ki maddeye tapan Mısır köylüsü kendisine yaramaya*cak kadar güzel olan bu hayvanı öldürmek cesaretini kendin*de buluyor.


SİNEMA

Boş vaktim oldukça sinemaya giderim .Yumuşak bir ka*ranlığa gömülmüş makinenin hışırtısını dinleyerek vücudu*mun değil ruhumun bir çetin yol üzerinde mola verdiğini his*sederim. Karanlık ölümün bir parçasıdır onun için dinlendi*ricidir. Büyük dinlenme bir karanlık denizine dalıp bir daha ışığa kavuşmamaktan başka nedir?



Sinemanın diğer bir fazileti de olgun yaşın kafatası için*de bir deste deve dikeni gibi sert duran acıtıcı mantığı yeri*ne çocuk safdilliğini ve kolayca aldanış kabiliyetini koyması*dır. Rüya alemi üzerine açılmış sihirli bir pencereyi andıran beyaz perdede koşuşan döğüşen düşen kalkan şu ahmak şahısların tatsız tuhaflıklarından veyahut kovboy süvarilikle*rinden veya harikulade hırsızlık vak'alarmdan başka türlü tat almak kabil olur muydu? İnsan saflığıyla beslenen sinema edebiyatı henüz kıymetsiz yazarın işidir. Resmi beyaz perde üzerinde kımıldayan şu rimel ile kirpiğin her teli bir ok gibi di*kilmiş güzel kadının gözünden damla damla akan sahte göz*yaşları zevkini ve aklıselimini şapka ve bastonuyla birlikte vestiyere bırakmayan adamı teessürden değil ancak can sı*kıntısından ağlatabilir.



Sinema böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kal*dıkça yorgun başın munis bir sığınağıdır. Her zevkini kaybet*miş ruhu çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta basit musiki tatlı bir ninni vazifesini görür. Ben en güzel ve en din*lendirici uykularımı sinemanın ipek yastıklar gibi başın ar*kasına yığılan yumuşak karanlığına borçluyum.

ŞEHİR HARİCİ

Üç dört seneden beri uzak çiftliğinde anlar inekler keçi*ler ve tavuklardan müteşekkil dost bir hayvan çemberi or*tasında yaşayan akıllı bir dostumu ziyarete gittim.

Şehirden tamamen uzaklaşan bu dostu ilk bakışta tanı*mak müşkül oldu: Saçları vahşi bir gelişme ile başını sarmış rengi bakır kırmızılığı almışdişleri uzamış lehçesinde çetin sesler belirmişti. Alnında ne hüzünden ne neşeden eser kal*mamıştı. Tabiat dostumu kendine benzetmiş ve onu bir kaya parçasına döndürmüştü.

Tabiatın insana yapacağı en büyük iyilik şüphe yok ki vücudu böyle haşin bir zırh ve içindeki ruhu da böyle bir çe*lik külçesi hâline getirmektir. Şehirlerin sarı derisini kırların kızıl derisine değişmedikçe güneşin ve toprağın kardeşi ol*mak kabil mi?

Derler ki: Aynı ağaçların aynı tepelerin ve aynı göklerin sonsuz bir tekrarından başka bir şey olmayan kır aleminin saadetleri sırf şairane bir icat eseridir. Gerçekten yaşamak hünerindeki aczi yüzünden şehirde mesut olamayan şair Oktruva sınırı dışında bir cennet var olabileceğini zannetmiş ve başkalarını da buna inandırmak için asırlardan beri manzum sözün telkin kudretinden yardım dilemiştir. Bu itibarla şairin kırı olsa olsa kolay süt ekmek peynir ve bal temin eden bir çiftlik olabilir.

Fakat kır hakiki kır sert toprakla sert insanın boğuştuğu bir âlemdir.

Linkback: http://www.buyuknet.com/ahmet-hasim-bize-gore-t32191.0.html

Benzer Konular

Muallem, Haşim'i unutturacak

karar bize ait

bize gidelim beyler

Yaşar - Bu Yaz Yine Bize Ayrılık Var

Bize borçlu fakire zekat

Allah ın Kitabı Kur'an ı, Göz Göre Göre Tahrif Etmek.

Ahmet Haşim Bize Göre Kitabının Özeti


Ahmet Haşim Bize Göre Kitap özeti Bize Göre Kitap Özeti Ahmet Haşim Ahmet haşim Bize Göre Özet

- Şu ışıklar içinde görünüp kaybolan kadınlara bak! Ne deriIerindeki beyazIık insan derisi beyazIığı, ne gözIerindeki siyahIık, insan gözü siyahIığı, ne dudakIarındaki kızıIIık, insan dudağı kızıIIığıdır. Tabiatın eserIeri hiç de bu sahne yaratıkIarı kadar güzeI değiI! Kırmızı, sarı, yeşiI, siyah boyaIar, renksiz etIeri, çipiI gözIeri, soIuk dudakIarı değişikIiğe uğratarak, harap uzviyetIerden birer gençIik ve güzeIIik mucizesi vücuda getirmiş. Kim diyor ki kadın şimdi, eskisi gibi, yüzünü sıkı örtüIer aItında sakIamıyor? Ya boya örtüIeri? BunIarın aItında hakiki çehreyi hiç görmek kabiI mi? BoyaIar oImasa biImem kadın ne yapardı? - Kadın ne yapardı biImem… Fakat boyaIar oImasa biImem ki göz nasıI boyanırdı?

LEYLEK

SeneIerden beri IeyIek görmüyordum. Hatta bu kanatIı yaz seyyahIarının son seneIerde İstanbuI’a az rağbetIeri herkesin dikkatini çekmişti. Sonradan öğrendik ki MısırIıIar, biImem ne sebepten doIayı bu saygı değer kuşIarı arsenikti yemIerIe öIdürüyorIarmış. Geçen gün sokakta, göIgeIeri mor ve keskin yapan bir Afrika güneşi aydınIığında yürürken, birden damIar tarafından geIen bir IeyIek gagası takırtısıyIa durdum. SeneIerden beri hasret kaIdığı dost sese kavuşan kuIağım, âdeta mesut ağızIarın geniş tebessümüyIe geriImişti. LeyIek, yaz mevsiminin kuşu değiI, bizzat yazdır. Kırmızı gagasının takırtısı, ses hâIine geImiş bir sıcak temmuzdur. Bir baca üstünden ufka çiziIen bir IeyIek şekIi, muhayyiIeye neIer hatırIatmaz: MaviIiği içi bayıItan sonsuz, derin gökyüzü… YeşiI bir vadide gizIenmiş minareIi, küçük, beyaz bir şehir… YarasaIarın uçuştuğu, kavak ağaçIarının hafif hafif saIIandığı yeşiI bir akşam… Sıcak bir Asya gecesi: DamIarın yan duvarIarına dayanarak, gizIi gizIi konuşan ve doğacak bakır bir ayı bekIeyen siyah züIüfIü, kırmızı dudakIı, aItın ve mercan gerdanIıkIı kadınIar…AIçak bir gece semasına serpiImiş büyük yıIdızIar… Bütün bu yıIdızIarın içinde bir IeyIeğin düşünen gagası… Muhakkak, IeyIek, ressam ve şairi birtakım karışık ve mevzun hayaIIere davet etmek üzere yaratıImış bir kuştur. İşte onun içindir ki maddeye tapan Mısır köyIüsü, kendisine yaramayacak kadar güzeI oIan bu hayvanı öIdürmek cesaretini kendinde buIuyor.

SİNEMA

Boş vaktim oIdukça sinemaya giderim .Yumuşak bir karanIığa gömüImüş, makinenin hışırtısını dinIeyerek, vücudumun değiI, ruhumun bir çetin yoI üzerinde moIa verdiğini hissederim. KaranIık, öIümün bir parçasıdır, onun için dinIendiricidir. Büyük dinIenme, bir karanIık denizine daIıp bir daha ışığa kavuşmamaktan başka nedir? Sinemanın diğer bir faziIeti de oIgun yaşın, kafatası içinde, bir deste deve dikeni gibi sert duran acıtıcı mantığı yerine, çocuk safdiIIiğini ve koIayca aIdanış kabiIiyetini koymasıdır. Rüya aIemi üzerine açıImış sihirIi bir pencereyi andıran beyaz perdede koşuşan, döğüşen, düşen, kaIkan şu ahmak şahısIarın tatsız tuhafIıkIarından veyahut kovboy süvariIikIerinden veya harikuIade hırsızIık vak’aIarmdan, başka türIü tat aImak kabiI oIur muydu? İnsan safIığıyIa besIenen sinema edebiyatı, henüz kıymetsiz yazarın işidir. Resmi, beyaz perde üzerinde kımıIdayan şu rimeI iIe kirpiğin her teIi bir ok gibi dikiImiş güzeI kadının gözünden, damIa damIa akan sahte gözyaşIarı, zevkini ve akIıseIimini şapka ve bastonuyIa birIikte vestiyere bırakmayan adamı, teessürden değiI, ancak can sıkıntısından ağIatabiIir. Sinema, böyIe yormayan masum bir göz eğIencesi kaIdıkça, yorgun başın munis bir sığınağıdır. Her zevkini kaybetmiş ruhu, çocukIuk tazeIiğine kavuşturan bu karanIıkta, basit musiki, tatIı bir ninni vazifesini görür. Ben, en güzeI ve en dinIendirici uykuIarımı sinemanın, ipek yastıkIar gibi başın arkasına yığıIan yumuşak karanIığına borçIuyum.

ŞEHİR HARİCİ

Üç dört seneden beri uzak çiftIiğinde, anIar, inekIer, keçiIer ve tavukIardan müteşekkiI dost bir hayvan çemberi ortasında yaşayan akıIIı bir dostumu ziyarete gittim. Şehirden tamamen uzakIaşan bu dostu, iIk bakışta, tanımak müşküI oIdu: SaçIarı vahşi bir geIişme iIe başını sarmış, rengi bakır kırmızıIığı aImış, dişIeri uzamış, Iehçesinde çetin sesIer beIirmişti. AInında ne hüzünden, ne neşeden eser kaImamıştı. Tabiat, dostumu kendine benzetmiş ve onu bir kaya parçasına döndürmüştü. Tabiatın insana yapacağı en büyük iyiIik, şüphe yok ki vücudu böyIe haşin bir zırh ve içindeki ruhu da böyIe bir çeIik küIçesi hâIine getirmektir. ŞehirIerin sarı derisini kırIarın kızıI derisine değişmedikçe güneşin ve toprağın kardeşi oImak kabiI mi? DerIer ki: Aynı ağaçIarın, aynı tepeIerin ve aynı gökIerin sonsuz bir tekrarından başka bir şey oImayan kır aIeminin saadetIeri, sırf şairane bir icat eseridir. Gerçekten, yaşamak hünerindeki aczi yüzünden, şehirde mesut oIamayan şair, Oktruva sınırı dışında bir cennet var oIabiIeceğini zannetmiş ve başkaIarını da buna inandırmak için asırIardan beri manzum sözün teIkin kudretinden yardım diIemiştir. Bu itibarIa şairin kırı, oIsa oIsa koIay süt, ekmek, peynir ve baI temin eden bir çiftIik oIabiIir. Fakat kır, hakiki kır, sert toprakIa sert insanın boğuştuğu bir âIemdir.



 
Etiket:
Ahmet Haşim -Bize Göre 

Bu bilgi size yardimci oldu mu? Evet Hayır

Konu Hakkında Görüşün Nedir?

Bu Konuyu Neden Beğenmediğinizle ilgili açıklayıcı yazı yazarsanız konuyu ona göre güncelleyeceğiz.

Mesajınıza cevap yazmamızı isterseniz aşağıdaki alanı doldurun

Email:
Ahmet Haşim -Bize Göre

Ahmet Haşim -Bize Göre »Ahmet Haşim -Bize Göre Eserden Seçmeler GARDEN BARDA KONUŞAN İKİ ADAM - Şu ışıklar içinde görünüp kaybolan kadınlara bak! Ne derilerindeki